Güncel Haberler

HAFIZ ŞUHUDİ’YE AİT BİR CÖNK ÜZERİNE

Tarih boyunca bir çok devlete ve medeniyete beşiklik eden Şuhut, gerek İslâm öncesi, gerekse İslâm sonrası canlı bir kültür hayatına sahip olmuştur. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bir çok zaviye ve medresenin bulunduğu Şuhut’ta Nakşibendilikten Mevleviliğe, Bektaşilikten Kadiriliğe (Abdülkadir Geylani) kadar bir çok tarikatın izlerini görmek mümkündür.
Tarikatlar, İslami dönem Türk tarihinin en etkili kurumlar olmuş, toplumun sosyal, kültürel ve inanç hayatına yön vermiştir. Şuhut’un bu etkilenme dışında kaldığını iddia etmek mümkün değildir.
Bugünkü yazımıza konu olan Hafız Şuhudi, 18. Yüzyılın sonlarıyla 19. Yüzyılın başlarında yaşamış Bektaşi bir şairdir. Şair hakkında çalışma yapan Dr. Doğan Kaya, tam olarak gerçek adı, doğum ve ölüm tarihleri tespit edilemeyen Hafız Şuhudi’nin Şuhut’ta doğduğunu ve burada vefat ettiğini, yazdığı bazı şiirlere 19.Yüzyıla ait bazı cönklerde rastlandığını ifade etmektedir. Hafız Şuhudi’ye ait 221 yapraklık cönk Milli Kütüphanede bulunmaktadır.
Dr.Doğan Kaya’dan sonra cönk üzerinde çalışan bir diğer isim; Pamukkale Üniversitesi’nden Turgut Sav olmuştur.2017 yılında cönkle ilgili yüksek lisans çalışması yapan Turgut Sav, metinden ziyade gramer (dil özellikleri) üzerinde durduğundan Hafız Şuhudi’nin edebi hayatına girememiş ve yüzeysel değerlendirmelerde bulunmuştur.
Cönk, halk edebiyatımızda önemli bir yeri olan, türlü konuların ve özellikle çeşitli şairlerden seçilmiş şiirlerin yazılı olduğu defter veya mecmuaya verilen bir isimdir. Aşık /tekke edebiyatımızın bugünlere ulaşmasında büyük rol oynayan cönkler, anonim mahiyette olup elden ele geçmek suretiyle farklı kişiler tarafından da yazılmış olabilir. Ancak bu cönkün baştan sona Hafız Şuhudi’ye ait olduğunu gösteren bir çok delil mevcuttur. Osmanlı Türkçesi ile yazılmış olan cönkte yazı karakterinin, üslubun başından sonuna kadar değişmemesi, farklı yerlerde “Hafız Şuhudi” mahlasının tekrar edilmesi gibi.
Turgut Sav’ın ikinci eksikliği, cönkün Şuhut KAYABELEN Şeyh Hamza Dede Ocağı’yla olan bağlantısını tam olarak ortaya koyamamasıdır.Yüksek lisans tezinin bir yerinde “Sandıklı Şeyh Hamza Dede Ocağı” derken başka bir yerde “Şuhut Kayabelen Şeyh Hamza Dede Ocağı” demesi gibi. Anladığımız kadarıyla uzun yıllar Kayabelen Hamza Şeyh.Dede Türbesi’nde kalan cönk, yakın bir tarihte buraya bağlı Sandıklı ocağına geçmiş olmalıdır. Ancak yazarın bölgemizin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında büyük emeği olan Hamza Şeyh Dede’nin Şuhut Kayabelen’de türbesi olduğunu bilmesine rağmen Sandıklı ocağını ön plana alması ilginçtir. Oysa asıl merkez ve birincil kaynak Kayabelen’dir.
Mesela cönkte şöyle bir kayıt düşülmüştür;
” Oğlum Süleyman efendi bin iki yüz on beş senesinde Ramazan-ı şerifin yiğirmi (yirmi) ikinci güni cum’a gün vakt-i seherde dünyaya gelmiştir. Allah tol’ömür eyle , muammer eyle, alem-i kâmil hafız- ı kâtip eyle. Amin”
Cönkler sadece şiir mecmuası değildir. İçinde, hastalıklardan korunma ve kurtulma yolları, “kocakarı” ilaçlarının yapımı, hastalara şifa verecek ve mutluluğa götürecek dualar, sureler, hayvan hastalıklarının tedavi yolları, haşarat ve zehirli hayvanların ısırmasına karşı neler yapılacağı, takvim, hesap işlemleri, özel günlere dair düşülen notlar da yer alır.
Anlaşılacağı üzere Hafız Şuhudi’nin hicri 1215, miladi 1800 yılında Süleyman isminde bir evladı doğmuştur.
Cönkte Hafız Şuhudi’ye ait şiirlerin yanısıra tanınmış şairlerin şiirlerine de rastlıyoruz. Mesela 97. sayfada Kanuni Sultan Süleyman’a ait olan;
” Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi/
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” şiiri yer almaktadır.
Yine Seyyid Nesimi’ye ait;
” Yüzün nur-u Hudadır ya Muhammed” diye başlayan şiir cönkte yer bulmuştur.
Sultan 3. Murat Han’a ait olan ve asırlardır ilâhi olarak okunan;
Hafız Şuhudi’nin cönkünde yer verdiği şairlerden biri de Yunus Emre’dir. Onun;
“Benim adım dertli dolap
Suyum akar yalap yalap
Böyle emreylemiş Çalap
Derdim vardır inilerim” şiiri cönkte yer almıştır.
“Uyan en gözlerim gafletten uyan/
Uyan uykusu çok gözlerim uyan” diye başlayan şiir de cönkte bulunmaktadır.
Hafız Şuhudi’nin yazdığı ya da cönküne aldığı şiirlerin bir kısmı da Kerbela olayı ve Hz.Hüseyin ile Hz.Hasan’ın şehit edilmelerinden duyulan derin üzüntüyü anlatmaktadır. Bu olaylar İslam dünyasında önemli farklılaşmalara ve bitmek bilmeyen ihtilaflara neden olmuştur.
Hafız Şuhudi’ye ait olan şiirlerin konusu genellikle tasavvuf ağırlıklıdır. Ölümden kaçılamayacağı, dünyanın gelip geçici oluşu, iyilik ve yardım yapılması, kötülüklerden uzak kalınması gibi konuların yanında Hz. Muhammed (S A.V) ve Ehl-i Beytine övgü, Hz.Ali ve Hz.Fatıma’ya dair şiirler yer almaktadır.
Alevi Bektaşi geleneğin haksızlığa ve zulme başkaldıran bir yapısı olduğunu, bu özelliğin Kerbela olayından bugüne devam ettiğini biliyoruz.
Hafız Şuhudi’nin dindar bir kişiliğe sahip olduğunu şiirlerinden anlıyoruz. Ramazan ayının gelişiyle yaşanan coşkuyu, Kur’an-ı Kerim okumanın,ibadet etmenin ve hacca gitmenin faziletlerini dile getiren şairin dini ve siyasi otorite ile başının hoş olmadığını şu beyitten anlıyoruz;
“Dahi beni eyleme muhtaç şu dört adamın kabusına (kapısına),
Biri müfti, biri kadı, biri vali, biri sultan”
Hafız Şuhudi’nin cönkünde kullandığı dil, eski Anadolu Türkçesinin en sade hali olarak karşımıza çıkmaktadır. Metin içinde çok sayıda Arapça – Farsça kelime ve terkiplere rastlıyoruz ki bu da doğaldır.Türk Milleti İslami terim ve istilahları olduğu gibi almış ve aslını muhafaza ederek kullanmıştır. Ancak cönkte bir kaç yerde “Tanrı ” kelimesi geçmektedir.”Tanrı ” Türklerin binlerce yıldır kullandığı bir lafızdır.
Şuhut’un geçmişte canlı bir kültür ortamına sahip olduğunu, kaza merkezinde ve köylerde bulunan tekke, zaviye ve medreselerde bir yandan ilim tahsil edilirken diğer yandan da el yazması eserler kaleme alındığını biliyoruz.
Hafız Şuhudi’nin hayatını,edebi yönünü ve (varsa) diğer eserlerini gün yüzüne çıkaracak çalışmaların artmasını diliyoruz.
Not; Bundan 30 yıl önce Şuhut’ta Tarih Öğretmenliği yapan Muttalip Tepedelenli’ye bir öğrencisi tarafından el yazması defter getirilir. Osmanlı Türkçesi ile yazılmış defteri inceleyen ve transkripe eden Tepedelenli, yaptığı araştırmayı bir makale haline getirerek bize yolladı.Biz de “Şuhut’ta Bulunan Bir Hatırat Üzerine ” başlığını taşıyan makaleyi Şuhut Ekin Dergisi’nin 1. sayısında (Temmuz -Ağustos 1994, sayfa; 16) yayınladık. Şimdi anlıyoruz ki “hatırat ” olarak değerlendirdiğimiz eser aslında bir cönkmüş. Hafız Şuhudi’nin cönkü ile aynı özellikleri taşıyan eser, ilginç bir tesadüf, yine Kayabelen (Bedeş ) kaynaklı idi.
Bu eserlerden günümüze kalan olduğunu tahmin etmiyoruz. Uzun yıllar Şuhut Ulu Cami’de imam hatiplik yapan Ali Agâh Temurtaş, aynı zamanda Şuhudi Medreselerinde müderrislik görevinde bulunmuştu.Hem Seyyid hem de Şerif olan Ali Agâh Temurtaş’ın evindeki kütüphanede ve tavan arasında el yazması binlerce cilt eser olduğunu bizzat torunlarından Prof.Dr.Tahir Kahraman’dan duymuştum. Ne yazık ki bu eserlerden bir tanesi bile günümüze ulaşmamıştır.
Ferik-i cennet irilüb giderse,

Bu firdevs içre nimetler bu alursa,

Ki bunlardan beni mahrum kalursa,

Ölüp kabre girerse Hafız Şuhudi,

Teni etmez olur hakka sücudi,

Cehennemde iderlerse vukudi eyzan,

Hüdai emriyle nazil oldu Kur’an,

Haber virdi anı mahbub-u rehan,

Tilavet ehline olursa iman,

Bana nur kanup şem-i nur”
Aynı üzüntüyü, eski belediye başkanlarımızdan İzzet Ersoy’un geride bıraktığı kitaplar için de duyuyoruz.Almanca, Fransızca başta olmak üzere bir kaç yabancı dil bilen, zengin bir kütüphanesi olduğunu bildiğimiz İzzet beyden geriye tek bir kitap bile kalmamıştır.
” Sıratı yıldırım gibi geçersem,

Dahi bu ab-ı firdevsi içersem,

Muhammed ab-ı havzından içersem eyzan,

Didi Hafız Şuhudi rabb-i izzet,

Nasib etdi bana ilm ile devlet

Hem ahir demde bulursam selamet,

Bana ta vir kanup şem-i nur

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.